ATATÜRK VE KADIN

Değerli katılımcılar,

Kadın hakları şeklinde genel olarak ifade ettiğimiz mesele, bir cinsin haklarını diğerine göre öne çıkarmak, cinsler arasında bir rekabet yaratmak anlamını taşımamalıdır. Bu konuyu zaman zaman amacı dışında tartışma haline dönüştürmeden, toplumun mutluluğu ve refahını sağlamak için bütün bireylerin eşit şartlarda omuz omuza olmaları şeklinde düşünmeliyiz.

Bugün kadınların bütün dünyada ve Türkiye’de imkan ve fırsatlardan erkeklere göre, her alanda, daha az yararlanabildiklerini biliyoruz. Ancak bütün olumsuzluklara rağmen bugün Türk kadını 80 yıl öncekine kıyasla sahip olduğu haklar bakımından dünyayı şaşırtan bir gelişme göstermiştir. Öyle ki; yasalarımızda yer alan eşitlikçi unsurlar bir çok ileri batı ülkesini kıskandıracak niteliktedir.

İşte bugün, kadınların ilerlemesi ve toplumda birey olarak kabul edilmesi bakımından bizi batılı ülkeler seviyesine çıkaran bu hızlı değişimi borçlu olduğumuz büyük insan Mustafa Kemal Atatürk’ün bu yolda sarf ettiği değerli çabaları ve görüşlerini sizlere bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Büyük bir iman ve fedakarlıkla kazanılan kurtuluş savaşından sonra, modern ve hızla kalkınan bir ülke hayali içindeki yüce önderin şu sözleri Cumhuriyet projesinin başarısının temeli olmuştur:

Kadınlarımız hatta erkeklerden daha çok aydın, daha feyizli ve daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar (1923). Şuna inanmak lazımdır ki, dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir (1923).

Bizim toplumumuzun başarı gösterememesinin sebebi kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ihmal ve kusurlardan doğmaktadır. Bir toplum, bir millet, erkek ve kadın denilen iki cins insandan oluşmaktadır. Olabilir mi ki, bir kitlenin bir parçasını ilerletelim, diğerini göz arda edelim de, kitlenin tamamı ilerlemiş olabilsin.

Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin. Şüphe yok ilerleme adımları, dediğim gibi iki cins tarafında beraber, arkadaşça atılmak ve gelişme sahalarında ve yenilikle birlikte mesafe almak gereklidir (30.08.1924).

Kadın ve özellikle Türk kadını konusunda bu görüşlere sahip olan Atatürk Türklerin İslamiyetten önceki dönemlerde sahip olduğu anlayışı iyi biliyordu. O dönemlerde Türk kadını erkeklerden farklı ama ona eşit bir insan olarak saygı görürdü. Kız çocuğu dünyaya geldiği zaman mutsuz olunmazdı.

Aksine bazı kadınlar kız evladı sahibi olabilmek için Tanrıya yalvarırlar, oğuz prensleri de kız evladı sahibi olmak için dua ederlerdi.

Orhun kitabelerinde, şu iki cümleyi daima beraber görmekteyiz. Geleneklere göre; sadece “Han emreder” sözleri ile başlayan bir emirname çıkarılırsa geçerli sayılmazdı.

Ancak “Han ve Hatun emreder” şeklinde başlarsa geçerli olurdu. Yabancı diplomatik kuryeler, Han tek başına olursa huzura kabul edilmezler, ancak her ikisinin bulunmalarında huzura gelebilir ve Han’ın sağında duran Hatun ile tanıştırılırlardı.

Savaşta, siyasi toplantılarda ve sosyal faaliyetlerde kadınlar her zaman kocalarının yanında yer alırlardı.

Ailede çocukların sorumluluğunu baba ve anne birlikte paylaşırdı. Dul bir kadın çocuklarının tek koruyucusu, evinin tek idarecisi olurdu. Kadınlar bütün etkinliklere yüzleri açık olarak katılırlardı. Aile, eski Germen Kabilelerde olduğu gibi, kadın ile erkeğin aynı sorumluluğu paylaştığı aile tipine benzeyen bir sisteme dayanırdı.

İstanbul’un fethinden sonra, özellikle saray hayatıyla ilgili olarak Bizans’ın bazı olumsuz etkileri görülmüştür.

Arabistan ve Mısır’ın fethinden sonra ise Arap toplumunun, kural ve geleneklerinin Osmanlı toplumu üzerindeki etkileri arttı. Buna İslamiyetin yanlış yorumları eklenince, uygar dünyada görülen gelişmelerin aksine, kadının statüsü özellikle şehirlerde geriledikçe geriledi.

Bu dönemde yaşanan olumsuzlukları şu örneklerle belirtmek mümkün: Kırsal kesimde yaşayan kadınlar eskisi gibi tarlada erkekle yan yana çalışmayı sürdürdüler. Şehirlerde yaşayan kadınlar ise sosyal ve ekonomik hayattan çekildi; evine hapsedilmiş bir kadın anlayışı ortaya çıktı. Bir erkek dört kadın alabildi.

Ailede erkek hakimdi; erkeğin "Seni boşadım demesi ayrılmak için yeterli idi. Kadının aile içinde de bir yeri yoktu. Harem denilen kısımda oturur, erkek topluluklarına katılamazdı. Sokağa çıkarken çarşaf giyer, yüzlerini de peçe ile örterdi.

Osmanlı imparatorluğunda çeşitli zamanlarda çıkartılan fermanlar, kadınlarının sokağa çıkmasını da sınırlamış, ya da tamamen yasaklamıştır: Örnek vermek gerekirse;

I. Ahmed zamanında 1603’de kadınların dükkana girmeleri; 1610’da kadının kocası ile arabaya, sandala binmesi yasaklanmış,

III. Osman kadınların haftada 4 gün sokağa çıkabileceklerini belirtmiştir.

IV. Mustafa kadınların sokağa çıkmasını tamamen yasaklamıştır.

II. Mahmut zamanında yapılan ilk nüfus sayımında kadınlar sayılmamıştır.

1878’de kadınların mesire yerlerine gitmeleri engellenmiş, kafes arkasına hapsedilmiştir.

1882’de yalnız İstanbul’daki kadınlar sayılmıştır.

Erkeğin birden fazla kadın ile evlenebilmesi ve dilediği zaman tek taraflı iradesi ile eşini boşayabilmesi, kadın ile kendi isteği dışında temsil yolu ile evlenebilmesi geleneği yerleşmiştir.

Kız çocukları, erkek çocuklara göre mirasın yarı hissesine sahip olabilmiştir, Mahkemede kadın şahitliği erkek şahidin verdiği ifadeye göre yarı değerde sayılmıştır.

Kız çocuklarına, sadece dua öğrenmeleri amacıyla 7 – 8 yaşına kadar okula gitme izni verilmiş, daha ileri yaşlarda ise eğitim hakkından yoksun bırakılmışlardır.

Sadece bir avuç ayrıcalıklı kadın özel öğretmenler ile eğitim görebilmişlerdir.

Osmanlı kadınları bu tarihlerde iyice geri plana itilmişken, Batı dünyasında kadın hareketleri oldukça yoğunlaşmıştır. Batılı kadınlar haklarını almak için çeşitli yöntemlere başvurmaktadırlar. Bununla birlikte kadın erkek eşitsizliğinin 20. yüzyıla kadar sürdüğünü görüyoruz.

Anadolu’da ise, Türk kadının gerek birinci dünya savaşı, gerekse kurtuluş savaşı sırasında çektiği sıkıntılar ve toplumun biçtiği “geride durma rolünü” aşarak cephede gösterdiği fedakarlıklar, onların bu vatanın eşit sahipleri olduğu gerçeğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bu, aynı zamanda yüzyıllarca bütün haklarından mahrum edilerek, kafes arkasına kapatılan Türk kadınının hürriyet mücadelesi olmuştur.

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ulu önder Atatürk batı dünyasında o dönemde yürütülen kadın hareketlerini ilgiyle izlemiş ve Türk kadınının ikinci sınıf insan durumuna düşmesini kabul etmemiştir. Ona göre kadınlarımız mutlaka bu durumdan kurtarılmalı, çağdaş medeniyetin gerektirdiği hak ve imkanlara sahip olmalıdır.

Yeni Türkiye için köklü bir hukuk düzeni ve yeni kanunlara ihtiyaç bulunuyordu. 17 Şubat 1926 tarihinde Medenî Kanunun kabul edilmesiyle Türk Ulusu, İslâm hukuku sisteminden çağdaş medeniyetin hukuk sistemine geçmiş oldu. Türkiye Cumhuriyetinin en büyük sosyal eseri olarak kabul edilen ve zamanın şartlarına göre devrim niteliğinde haklar sağlayan medeni kanun kadınların toplum ve aile içindeki yerini güçlendirici unsurlar taşıyordu.

Atatürk’e göre Türk kadınını kurtarmanın tek yolu; devlet yapısını, eğitimi, hukuku, batılı medeniyetler ölçüsüne getirmek, kimsenin dini inancına ve vicdan hürriyetine karışmadan din ile devleti, din ile hukuku ayırmak, aklın gerektirdiği yola girmekti. Kadınların sadece vatan savunmasında değil, bir milletin oluşumunda önemli rol oynadığı düşüncesi onun çocukluk ve gençlik çağlarındaki gözlem ve tecrübelerinden de etkilenmiştir.

Ulu önder Atatürk Selanik’te küçük bir öğrenci iken babasının ölümünden sonra, annesinin maddi imkansızlıkları yüzünden dayısının yanına gitmek zorunda kalmış, kadınların ekonomik özgürlüklerinin önemini o yaşta anlamıştı. Daha sonra İstanbul’da askeri okulda okurken, Batıdaki kadın hareketleri ile ilgilenmişti. Kurtuluş Savaşı sırasında da kadınların katkısını bizzat görerek hayranlık duymuş, takdir etmişti ve Türk kadını Batılı kadınlar gibi erkeklerle eşit haklara sahip olmalıydı.

Bu inanç ve öngörüyle hazırlanan Cumhuriyette gerçekleştirilen en önemli devrimlere bir göz atmak gerekirse şu şekilde özetleyebiliriz. 1922’de Saltanat kaldırılmış, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi esas alınmıştır. 1924’de Hilafet kaldırılmıştır.

1924 yılında bugünkü eğitim sisteminin temelini oluşturan Tevhidi Tedrisat Kanunu çıkarılmış, bu yasaya göre kız ve erkek bütün vatandaşlar için ilkokul zorunlu olmuştur. Çocuklarını okula göndermeyen aileler cezalandırılacaktır. 1926’da İsviçre medeni yasası örnek alınarak hazırlanana medeni kanun kabul edildi. (Sizlere bu kanunun öneminden yukarıda kısaca bahsettim.)

Tüm evlilik ve boşanma işleri sivilleşerek tanıklık ve mirasta eşitlik sağlanmıştır. Birden fazla kadınla evlenme yasaklanmıştır.

Kadınlara siyasal haklar verilmiştir:1930’da belediye seçimlerinde, 1934’de ise milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanındı. O yıllarda henüz Avrupa, ABD ve Asya kıtasındaki birçok ülkede kadınlar bu haklara sahip değildi. Burada bir kısa değerlendirme yapmak istiyorum:

1935 yılında yapılan milletvekili seçimlerinde 395 üyeli Meclise18 kadın milletvekili seçilmişti ve bu oran yüzde 4,6 ile Cumhuriyet tarihimizin en yüksek temsil oranıydı. 1999’da 550 milletvekilinden 22’si kadındı (yüzde 4,0). Bugünkü 550 üyeli TBMM’de ise sadece 24 kadın milletvekili (yüzde4,4) bulunduğunu dikkate alırsak o dönemdeki devrim anlayışını daha iyi kavrayabiliriz.

Diğer bir ifadeyle, Türkiye kadınların siyasi temsili bakımından o dönemde 21 ülkenin ilk sıralarında bulunurken, bugün 180 ülkenin alt sıralarında yer almaktadır. Siyasi temsildeki bu düşük oranlar ülkemiz geleceğinde kadınların söz sahibi olmadığını, erkek ve kadınlardan oluşan toplumun neredeyse sadece erkekler tarafından, erkeklerin hayata bakışı ve anlayışıyla yönetildiğini göstermektedir ki, demokrasinin burada temel bir yara aldığını söyleyebilirz.

1928’de Türk Alfabesinin kabulü ile yok denecek kadar az olan okuma yazma oranının hızla artırılması amaçlanmıştır: 1935’de kadınlarda yüzde 9,8 ,erkeklerde yüzde 23,4 olan okur yazar oranı 1990 yılında sırasıyla yüzde 72, erkeklerde yüzde 88,8; 1990’ların sonuna doğru ise kadınlarda yüzde 88,2, erkeklerde yüzde 92,3’e ulaşmıştır. Özellikle 1997 yılında temel eğitimin zorunlu ve kesintisiz 8 yıla çıkarılması kız çocuklarının her düzeyde okullaşma oranının yükselmesine, yani kız çocuklarının eğitimde kalma süresinin uzamasına katkı sağlamıştır.

1997–1998 öğretim yılında kız çocuklarının yüzde 75,6 olan okullaşma oranı, 2004–2005 öğretim yılında yüzde 92,2’ye yükselmiştir. Ancak okumaz yazmazlık sorunu bölgesel bazda ileri yaşlardaki kadınlarda devam etmektedir. En gelişmiş bölgemiz olan Marmara’da kadınların yüzde 13,1 okur yazar değilken, Güneydoğu Anadolu Bölgemizde bu oran yüzde 46,3’dür.

Eğitimde Türkiye’nin hedefi 2010 yılına kadar kızlarda okullaşma oranını yüzde 100’e çıkarmaktır. Bu amaçla; *Haydi Kızlar Okula sloganıyla (UNICEF) destekli kampanya, *Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Birliği arasında imzalanarak yürürlüğe giren ve 17 ilde uygulanan temel eğitime destek programı, *Çağdaş eğitime destek gibi sivil toplum çalışmaları toplumumuzda büyük takdir görmektedir.

Bugün ülkemizde üniversitelerde öğretim elemanı kadın oranı %36 olup, toplam profesörlerin içinde kadın oranı %25’e ulaşmıştır.

Ayrıca, mimarların yüzde 31’i , doktor ve operatörlerin yüzde 29, avukatların yüzde 26’sı kadındır.

Türkiye’de kadın konusu irdelendiğinde kadın erkek eşitliğinin yasalarda bir çok batı ülkesinden öte bir anlayışla gerçekleştirildiğini, ancak yasalardaki hakların günlük hayata o ölçüde yansıtılamadığını görmekteyiz. Yine de son 25-30 yılda önemli ivme kazanan kadın haklarına ilişkin çalışmalar Yüce Atatürk’ün başlattığı modern devrimlerin hayata geçirilmesini hızlandırmıştır.

Bu süreçte ülkemiz çeşitli uluslararası sözleşme ve kararları kabul etmiş, bunların gereğini yerine getirmek için gerekli yasal ve kurumsal tedbirleri almıştır.

Bu kapsamda gerçekleştirilen en önemli çalışmaların başında Türk Medeni Kanununun ülkedeki en geniş katılımlı bir tartışma ve değerlendirme süreciyle günümüzün ihtiyaçlarına uygun, tam eşitlikçi bir yapıya kavuşturularak, kadın erkek eşitliğinin uluslararası standartlarda sağlanmış olmasıdır. Ayrıca, 1998 yılında hazırladığım teklifle 4320 Sayılı Aileyi Koruma Kanununu çıkarttık. Böylece, aile içinde şiddete maruz kalan kadın veya çocukların şahsen başvuruları veya Cumhuriyet Başsavcısının bildirmesi üzerine koruma kararı alınması ve karara uyulmaması halinde ise, şiddet uygulayana hapis cezası verilmesi sağlanmıştır.

Türkiye Cumhuriyetinin o dönemdeki kadından sorumlu bakanı olarak bu yolda önemli bir görevi başarıyla tamamlamış olmaktan duyduğum gururu bu vesileyle ifade etmek istiyorum. Yine aynı dönemde yürütülen okuma yazma kampanyalarına verdiğim destek, kadın hakları alanında sivil toplumun katkısını hayata geçirmek, bugün çağdaş bir kurum olan ve aile mahremiyetini sağlayan aile mahkemelerinin kurulmasına öncülük etmiş olmak benim için ayrı ayrı gurur kaynağıdır.

Hangi görevde, hangi kademede bulunursak bulunalım, ulu önder Atatürk’ün bize emanet ettiği bu vatanın ancak mutlu bireyler ve ailelerden oluşan demokrasiyi benimsemiş bir toplumla güçleneceğini unutmayalım.

Konuşmamı, Ulu önder Atatürk’ün gençlere ne denli güvendiğini, Cumhuriyeti ve ülkenin geleceğini onlara emanet ettiğini gösteren şu sözleriyle bitirmek istiyorum;

Bütün ümidim gençliktedir.

Muhterem gençler, hayat mücadeleden ibarettir. Bundan dolayı hayatta yalnız iki şey vardır. Galip olmak, mağlup olmak. Size Türk gençliğine terk ettiğimiz ve bıraktığımız vicdani emanet, yalnız ve daima galip olmaktır ve eminim daima başarılı olacaksınız (18.03.1923)

Gençler! Cesaretimizi kuvvetlendiren ve devam ettiren sizsiniz. Siz almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin fikir hürriyetinin en kıymetli örneği olacaksınız.

Ey yükselen yeni nesil! gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve devam ettirecek sizlersiniz (03.08.1924).

Ey Türk gençliği, birinci vazifen Türk istiklalini Türk cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir. (1927)

[*] Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Doğu Akdeniz Üniversitesi Konferans Metni (18.11.2005)


  •  Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü'nün Kurulması
  •  Eğitim Komisyonu
  •  Hukuk Komisyonu
  •  İstihdam Komisyonu
  •  Sağlık Komisyonu
  •  KASAKOM Komisyonu Cumhurbaşkanını Ziyaret Etti
  •  Türkiyenin İlk Kadın Hastanesi
  •  Devlet Bakanlığım Döneminde Yaptığım Yasal ve İdari Çalışmalar
  •  TAÇSAV Ödülü
  •  Türk Hukukçu Kadınlar Derneği
  •  4. ULUSAL KADIN ÇALIŞMALARI İZMİRDE GERÇEKLEŞTİ
  •  “AKDENİZ GERÇEĞİNDE KADIN” KONULU TOPLANTI
  •   “1.ULUSAL EVDE BAKIM KONGRESİ”
  •   Ev İçi Üretimden Uluslar Arası Fuarlara
  •   Çin Halk Cumhuriyetinden Gelen Kadınlar
  •   Van ve Hakkari'de 10 Bin Kadına İstihdam İmkanı Sağlandı
  •   "21. Yüzyılda Kadın" Konulu Uluslararası Toplantı
  •   KADIN 2000
  •   Resmi Nikah Neden Gereklidir?
  •   Cezaevinde Toplu Nikah Töreni
  •   Akraba Evliliği Paneli Erzurumda Yapıldı.
  •   Atatürk ve Kadın
  •   Cumhuriyetin 75. Yılında Kadın Yazarlar

  • Işılay Saygın | Fatma Saygın | Osman Nuri Saygın | İzmir | Buca | Turizm Bakanlığı | Çevre Bakanlığı | Devlet Bakanlığı | Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı | Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü | İzmir Milletvekilliği | Ödül ve Plaketler


    DenizWeb © 2003 - 2008